“Demokrasi” olmadan asla! (2) – Hüseyin Şenol

Yazarlar

Published on Mayıs 30th, 2020

0

“Demokrasi” olmadan asla! (2) – Hüseyin Şenol

Sosyalist demokrasi herkese ve her örgütlenmeye lazım… Susma, sıra sana da gelir!


Konuya ilişkin olarak 18 Mayıs’ta yayınlanan “Demokrasi olmadan asla” başlıklı yazımın birinci bölümünde, genel olarak tarihimize, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP)’nin kuruluşuna ve geçen yedi yıllık sürecine kısaca değinmiştim. O yazımda istifamın asli nedeni olan “örgütsel yapı içinde sosyalist demokrasinin hiçe sayılması” konusu belirgin olarak yer almıştı. Bu nedenle doğal olarak bundan sonra da sürece ilişkin yazılarımda sosyalist demokrasi konusu her zaman önemli yer tutacaktır.

Elbette yaşanan ilişkilenme sorunundan bağımsız olarak sosyalist demokrasi konusu üzerine tartışmaların bundan sonra daha da yoğun ve sürekli bir şekilde sürmesi, sadece örgüt içi bir eğitim gereği olarak değil, kitlelere yönelik bir eğitim olarak da isteğim ve dileğimdir. Bu konuda çok geç kalınmış olmasına rağmen yararının büyük olacağına inanıyorum. Kaldı ki kuruluş ilkeleri açısından bakıldığında böyle bir hedef Partimizin de olmazsa olmazıdır. Doğru yöntemlerle ve kararlı bir biçimde sürdürüldüğü takdirde, sosyalizm, bu tartışmalar sayesinde yeniden umut olmaya devam edebilir. Bu nedenle, Burjuva Demokratik Devrimlerinin ürünü olan burjuva demokrasilerinin çok daha ilerisinde hedeflere sahip olan Sosyalist Demokrasi, parti içinde ve ilişkilerimiz çerçevesinde kapsamını ve kapsam alanını sürekli geliştirip genişletecek ve uygulamasının önü hiçbir kararla kesilemeyecek güvencelerle donatılarak, bir konum kazandırılmalıdır. Büyük oranda bu ilkenin eksikliğinin yarattığı sonuçlardan biri olan reel sosyalizmin yıkılışı, bizlere sosyalizmin inşasında bu ilkenin özellikle korunmasının gerekliliği uyarısını ne yazık ki acı bir şekilde yapmıştır. Yaşanan reel sosyalizm deneyiminden çıkarılan en büyük ders bu olmalıdır.

Yaşanan bunca deneyimden sonra, bugün hâlâ sosyalizmi insanlığın “önlenemez” geleceği olarak tanımlıyorsak, bu süreci geciktirecek ya da kesintiye uğratacak ya da zora sokacak sıkıntıları kendi ellerimizle üretmeyelim. .

İçimizdeki bizleri giderek daha çok daraltan duvarları yıkmadan, dışımızdaki duvarları yıkamayız. Hangi gerekçeyle olursa olsun, dışımızla ilişkilerimizi engelleyen bu duvarları yok etmeye yönelmek yerine sağlamlaştırmaya çalışanlar, niyetlerinden bağımsız olarak sosyalizme zarar verirler. Ve doğal olarak böylesi anlayışlarla kitleleri kucaklamanın ve sosyalizme ulaşmanın imkânı yoktur. Bu yolda ortaya çıkabilecek her türden engel ya da sorun dikkatle ele alınmalı ve yine sosyalist demokrasinin araçları kullanılarak muhtemel olumsuz etkileri engellenmelidir.

Yani, bizatihi sosyalist demokrasinin kendisini değil, bunu ortadan kaldırmaya, yok saymaya çalışanları yine bu ilkenin anlayışı ve olanakları içerisinde kalarak engellemeliyiz.

Bu anlamda, reel sosyalizm güzellemeleri yapanlarla yolumuzu bugünden ayırmalıyız.

Kuruluş amacı ve nedeninde en belirgin hedef “Yeniden Kuruluş” olan bu partide özellikle de sosyalist demokrasinin sınırlanmasına, zedelenmesine, örselenmesine izin vermeden, “yeniden Sosyalist Demokrasi” ilkesini daha yüksek sesle haykırabilmeliyiz.

“Ama, fakat, lakin” demeden özgürlük için kararlı duruş gerekir 

Reel sosyalizmin çöküşünden sonra bütün dünyada politik yönelişin giderek daha fazla sağa kaydığının tanığı olduk. Kitle iletişim araçlarının büyük hızla geliştirilmesi, dijital çağın insanlığın özgürlük mücadelesinin önünü açabileceğine ilişkin olasılıkları bile değerlendiren emperyalist-kapitalizm, neoliberalist politikalarını kitlelere kabul ettirebilmek için öncelikle kitlesel ideolojik-politik etkileme araçlarını büyük basın-yayın tekelleriyle elinde topladı. Böylece tekellerin denetimi altına alınan basın bütün biçimleriyle insanlığı, ama özellikle işçi sınıfı ve toplumun diğer ezilen-sömürülen kesimlerini beyninden teslim almaya yöneldi. Bir yandan, elinde tuttuğu haber kanallarıyla toplumu doğru haber edinme hak ve özgürlüğünden mahrum bıraktı. Bunun için sermayenin gücünden daha etkili bir yaptırım olarak sansürü yoğunca kullandı. Öte yandan ellerindeki bütün kanalları ideolojik amaçlı yayın programlarıyla donattılar. Öte yandan tüketim ideolojisini medyanın gücüyle kitlelere öylesine şırınga ettiler ki, geçmiş toplumların tanımadığı bir hastalık olarak tüketim hastalığı insanlığı kuşattı. Post modernist akımların doğrudan görsel yayınlarla da işlenerek topluma sunulması, neredeyse yeni bir insan türünü, yani sisteme bağlılığı zihinde üretilmiş bir insan modeli oluşturma girişimini sürdürmüştür.

İşte tam da böylesi bir dünyada, tam da bu çağda kapitalist-emperyalist sistemin bütün toplumlarda emekçi sınıflar ve yoksul kitlelere büyük bir saldırı başlattığı böylesi acımasız bir dönemde, sosyalist demokrasinin kayıtsız şartsız, amasız, fakatsız, lâkinsiz işlerliğinin “güvence” altında olması. Sosyalist demokrasinin hiçbir şekilde ikirciklenmeden savunulması, sadece bizim için değil, insanlık için önemli bir duruştur, uğruna büyük mücadeleler verilecek önemli bir amaçtır, önemli bir hedeftir.

İnsanlık, özellikle de bu alanda, özgür olabildiği oranda, daha yaşanabilir bir dünyayı yaratmış olabilecektir.

Kuruluş tartışmalarında bu ışığı gördüğümüz SYKP’nin bugün güncel politik kararlarda ortaya çıkabilen bir farklılığın propagandasına dahi izin vermeyip sansür uygulamaya çalışıyorsa, yarın devlet iktidarını kullanıyor olunca bu hakları genişleterek kullanıma sunacağını nasıl bekleyebiliriz.

“Kendi” tarihimizde de bu hakkın ne kadar engellendiğine, yeri geldiğinde burjuva demokrasisinin bile gerisine düştüğüne hep birlikte şahit olduk ve olmaya da devam ediyoruz.

Evet, temel bir özgürlüğün kullanımını an ve mekâna sığdırarak tanımlayıp, özgürlüklerin alanını zorunluluklarla açıklayan bir düşüncenin “sosyalist demokrasi” anlayışı içerisinde yeri olmaması gerekir.

Sansür de devreye sokuldu

Genel yayın organında yazımın yayınlanmamasıyla sansür süreci de daha açık bir şekilde başladı.

Partinin genel internet sitesi (yayın organı) olan SiyasiHaber’de seçimler üzerine geçtiğimiz 2019’un Mart ayının ilk haftası, yani seçimlerden 3 hafta önce kaleme aldığım yazımı yayımlamamasını “ağır bir sansür, anti demokratik ve sosyalist demokrasiye aykırı” bulmuş, kısaca şunu belirtmiştim:

“Aşağıda ilettiğim seçimlere ilişkin yeni yazım SiyasiHaber’de şu gerekçeyle yayımlanmadı: ‘SiyasiHaber’de yayımlanmasını istediğin ‘Bozkurtların Kardeşliği’ başlıklı yazını, yazının içeriğinin SiyasiHaber’in 31 Mart seçimlerine ilişkin yaklaşımıyla temelden ters düştüğü gerekçesiyle,  yayımlayamıyoruz…’ Ben de, ‘sosyalist demokrasiyi ilke olarak benimseyen partimizin, hem de çok genel olan bir yayın organı durumundaki SiyasiHaber’de, merkezi kararlardan farklı olduğu, kaydını koyarak bile olsa, bu yazının yayımlanmamasını antidemokratik  buluyorum. Partimizin sosyalist demokrasi değerlerine bundan sonra da sahip çıkacağı inancıyla: Yaşasın sosyalist demokrasi!’ demiştim”

O dönemde, maalesef fazla yazan da yoktu. Son yazım sansürlenene kadar düzenli olarak konu üzerine yazıyordum. Bana göre, sadece benim yazıyor olmam büyük eksiklikti. Ne bekleniyordu anlamış değildim. Tek bir neden, belki HDP’nin net kararı olabilirdi. Evet, belli ki düşünce ve kuşkularım, hem genel olarak partimizi hem de parti içindeki farklılık arz eden görüşleri de etkiledi. İlginçtir ki HDP’nin açıklamasından sonra, görüşler hemen netleşti. Bazıları da “değişti”.

Yerel seçimlere ilişkin kısaca görüşüm şuydu: “CHP masaya oturursa düşünülür, faşist İYİ Parti ile ise asla”. Aynı görüşüm, geçtiğimiz yılın haziran ayında tekrarlanan İstanbul seçimleri için de aynı şekildeydi.

Dedim de ne oldu sanki, dediğimle kaldım.

Sansür daha da artarak devam etti. Yazı kurulunca, farklı düşündüğümüz konularda sürekli sorun çıkarılmaya başlandı. Aslında, özellikle seçimlerle ilgili bu ittifak tartışması başka konularda da farklılıkların olduğu gerçeğini su yüzüne çıkardı. Bir kısmını bildiğimiz farklılık arz eden düşünceler örneğin ‘15 Temmuz Darbesi’, “Faşizmin kurumsallaşması’ gibi konularda da ortaya çıkmaktaydı.

Programa oturtulmuş yöntem ortaklığı olan bir tartışma sürdürülemediği için, tartışma giderek gerginlik kazanmaktaydı. Bence, sorun sadece CHP’ye yanaşmakla kalmamış, açık açık desteklenmesi gerektiği düşüncesi belirginleşmeye başlamıştı. Faşist İYİ Parti’nin CHP ile ittifak halinde olması elbette soruna farklı bir kirlilik de katmaktaydı. Bilindiği gibi bugün de geçmiş ırkçı-milliyetçi ideolojisinden vazgeçmemiş olan İyi Parti, Anadolu-Mezopotamya topraklarında yaşayan bütün halklara karşı ırkçı düşüncelerin de baş aktörlerinden biridir. Diğer politik grupların İyi Parti ile kuracakları ilişki elbette kendi bilecekleri bir konudur. Ama ben, anti-şovenist olmayı tutarlı bir demokrat olmanın zorunluluğu olarak gördüğüm için bu konuda hassas davranmak zorundaydım.

Bu riski görerek düşüncelerimi aktarmaya başlamamla birlikte bu düşünceye destek veren yoldaşlar da gecikmeli de olsa ses vermeye başladılar. Avrupa’da da Türkiye’de de benim gibi düşünen SYKP’li ya da farklı siyasetlerden yoldaşlar da vardı. Bu desteklerle birlikte tartışma, şahsıma yönelik “düşük yoğunluklu bir linç” haline dönüştürüldü.

Herkese açık olsa da, genelde partililerin ve dostlarının ziyaret ettiği Facebook sayfalarında bile makalelerimi, kısa da olsa görüşlerimi paylaşmamam gerektiği “kibarca” hatırlatıldı.

Evet partinin 6. ve 7. yılında bunları yaşıyorduk. 4. ve 5. yıllarında “sosyalist demokrasi”ye uyma çabaları gereği olarak da olsa görece olarak daha bir hassasiyet korunurken, devamı yıllarda, parti organlarında, kongrelerinde bu ilişki şiddetli bir baskıya dönüştü. Organ toplantılarında bilgilendirme ve görüş açıklamaları sırasında sık sık araya girilerek konuşmanız kesilir, söz hakkının verilmesinde adil ve demokratik davranılmaz… Konuşmalar ara müdahalelerle adeta baskı altına alınır… Eğer muhalifseniz, yaratılan aleyhte ortam nedeniyle konuşmacı zorlanır. Konuşma sürelerinin belirlenmesinde azınlık (muhalif) olanlara pozitif ayrımcılık yapılarak az da olsa bir ek süre verilmesi mümkün değildir. “Ama azınlık haklarım var” deseniz de farklı bir uygulama gerçekleştirilmez.

Oysa parti içi ilişkilerde söz hakkı ya da kongre ve benzeri ortamlarda “pozitif ayrımcılık” ile desteklenmesi sosyalist demokrasinin temel ilkelerinden biri olmak durumundadır. Kaldı ki bu uygulamalarda bazı arkadaşlar azınlık-çoğunluk gruplandırması dışında, genel kitleye tanınan süreden fazla konuşma ayrıcalığına sahip olarak kabul görülürler. Bu uygulama kongre kararı gibi bağlayıcı bir kurum kararı olsa (yine de üzerine tartışılabilir ama) bir meşruiyete sahip olabilir, tartışma dışı bırakılabilir. Ama daha uzun süre konuşma, başkasının konuşması sırasında konuşmacıya müdahale etme gibi davranışların zaman zaman “abi”, “şef” gibi kavramlar üzerine oturtularak gerekçelendirilen “demokratik” bir hak olarak görülmesi “sosyalist demokrasi” kavramının içeriğiyle taban tabana zıttır. Ama ne yazık ki bu ilişki tarzını artık sıkça tanık olmaktayız ve giderek yerleşik bir alışkanlık haline gelerek, bir süre sonrasında meşruiyete sahip bir davranış biçimi olarak kurallaştırılabileceğini düşünmekteyim. 

Evet özetle, sosyalist demokrasi anlayışı içerisine sığdırılabilmesi olanaksız olan bu tür uygulamalar, davranış ve alışkanlıklar ya da sansür ve facebook’da beğeni ve paylaşımların kontrol altına alınmaya çalışılmasına kadar değişik uygulamalarla kongrede “muhalif” görüşlerim açıkça engellenebiliyordu.

Avrupa ve Almanya Koordinasyonları gibi organlardan istifa etmek “zorunda” kalarak bölgeye, yerele çekilmeme rağmen üzerimdeki baskı azalmadı. Parti içindeki sosyal medya iletişim alanlarındaki dayanılmaz antidemokratik üslup ve davranış, o alanlardan da çekilmemi beraberinde getirdi.

Kahreden sessizlik

Ne ilginçtir ki, bana destek verenler de Avrupa’nın en üst organından istifa etmiş, etmek zorunda “kalmıştır”. Yüzdeye vurulduğunda da azımsanmayacak bir oran olması zaten çok önemlidir, ama oran ne olursa olsun, yaşanan ve gelinen nokta “sosyalist demokrasiyi” hatırlatmadı çoğu yoldaşımıza ve genel olarak örgütümüze. Yani, yine suskunluk. Dışarıda hep haykırdığımız, gerçekleşmesi için büyük çaba harcadığımız “susma, sustukça sıra sana gelecek” söylemi, çağrısı burada karşılık bulmadı.

Üstelik, yönetim organlarındaki görevlerinizden çekilmeniz bir işe yaramıyor, messenger gibi ortamlardan da çekilmeniz istenebiliyordu. (Ve çekildim ama bu da yetmedi, orası da sansüre uğratılıp, tamamen kapatıldı).

Bu ortamda yaşadığım yaklaşım, sayıları çok fazla olmasa da, bazı yoldaşların tavrında da “yoldaşlık” kavramı içerisine sığdıramadığım dil ve anlayış sorunları yarattı. Bu hoş değildi.

Yazımın alt başlığında öne çıkardığım gibi, eğer örgüt çoğunluğu bu yaşananlar karşısında susmak yerine örgüt sorumluluğunu gösterip leyhte ya da aleyhte bir tutum alarak tartışmanın ideolojik-politik içeriği ve örgütsel işleyişin aksamasını engelleyebilecek, birliği geliştirebilecek önerilerle desteklenen çözüm için müdahil olsalardı; yani örgütün savunusu, “abilerin” savunusundan güçlü durabilseydi, düşüncelerimin kabulü ya da reddinden çok daha uzak olarak, “sosyalist demokrasi” anlayışımıza duyduğum güvenle moral almış olurdum. Ne yazık ki bunu yaşayamadım.

“Demokrasi” hemen şimdi!

Bu bölüme son söz olarak (alışkanlıklarımın tersine davranarak) Lenin’den bir alıntı aktarmak istiyorum: 

“İşçi Muhalefeti”nin görüşlerini yüzbinlerce adet basılan parti yayın organında yayınlanmasını bizzat teşvik eden Lenin şöyle diyor:

… Basın özgürlüğü bir ikiyüzlülük olmaktan çıkar, çünkü basımevleri ve kâğıt burjuvazinin elinden alınır. En iyi yapılar, saraylar, köşkler, konaklar vs. için de durum böyledir. Sovyet iktidarı bu en iyi yapıların binlercesini ve on binlercesini bir anda sömürücülerin elinden aldı ve böylece onsuz demokrasinin bir aldatmaca olduğu kitleler için toplantı hakkını milyonlarca kez daha “demokratik” kıldı. … Proleter demokrasi herhangi bir burjuva demokrasisinden milyonlarca kez daha demokratiktir; Sovyet iktidarı en demokratik burjuva cumhuriyetinden milyonlarca kez daha demokratiktir.” (Lenin, “Proleter Devrim ve Dönek Kautsky”)

            Bu paragrafın benim için önemi şurada yatıyor: Burjuvazinin demokrasi, özgürlük vb konularında uyguladığı yasakçı, sansürcü tutuma yönelik Lenin’in yaptığı eleştiri ve suçlamalar komünistler tarafından ciddi olarak ele alınarak, sosyalist partileri bu eleştirilerin dışında davranmaya yöneltmelidir.

Ve komünistlerin geleceğin inşası için bugün harcadığı emeğin yaratıcı gücüne; o emeğin her bir parçasının geleceği belirleme gücüne yürekten inanan biri olarak, “nasıl bir gelecek?” sorusunun yanıtı olan bir soruyu kendime sormak durumunda kalıyorum: “Hem gelecekte yapılması için çalışılan bir devrimi, hem de insanlığın geleceğini etkileme gücü olduğuna inandığımız bir konuda sürdürülen tartışmamızda sergilediğiniz tutum, Lenin’in eleştirdiği tutumla benzerlik göstermiyor mu?  Ve, Lenin’in yaklaşık 100 yıl önce savunduğu hakları bugün bana çok görüp vermeyen bir anlayış, yarın iktidara geldiğinde nasıl davranabilir?

Hayır! Ben her şeye rağmen umutluyum. Onun için bugünden mücadele çok önemli. Ve bunu yapmak için sürdürüyorum yaşamımı.

Genel yetmiyor, yerelde de bitmem gerekiyordu

Avrupa ve Almanya’da yönetici konumlardan çekilmem yetmedi, muhalif düşüncelerimi sürdürdüğüm için yerelde de “rahat” bırakılmadım. Değersizleştirme ve basitleştirme devam ediyordu. Öncesinde yere göğe sığdırılamayan şehir ve bölgemizdeki pratik faaliyetlerimiz birden görünmez, raporlarda yer almaz, yayın organlarında yer verilmez oldu… Dahası, Avrupa ve Almanya da yetmez Türkiye’den Merkez Yürütme Kurulu (MYK) da ayrıntısını bilmediği bu tartışmaya şaibeli olarak dahil edilir. Şaibeli dememin nedeni, bu konudaki bilginin aktarımındaki tutarsızlıktır. Önce “Yereldeki bir eylemle ilgili suni olarak yaratılan tartışmaya ilişkin MYK’nın haberi var, hatta orası tartışıyor” denilirken, başka bir kez “MYK’nın haberi yok” biçiminde çelişkili olarak sunulan bilgi aktarımıdır. Ve bu olay bile tek başına önemli bir sorunun altını çizmektedir: Bu tür tartışmalarda ilkeli ve yöntemli davranamamanın yarattığı ve ilerde de yaratacağı kargaşa, hafif bir sorunun derinleşerek ciddi ayrılıkları üretebileceğini bir kez daha göstermektedir. “Niyetlerin” önemi ortaya çıkıyor tabii ki burada.

Sonuçta tartışma, partinin yurt dışı yayını konumunda olan Avrupa Forum (AF) yayın kurulundan da ayrılmama ve diğer ayrılmalara kadar geldi. Daha sonra maalesef hiç yoldaşça olmayan bir tavır ısrarla sürdürüldü. Yönetici pozisyonunda olmasanız da, yetenekleriniz kapsamanda içinde yer alabileceğiniz, çalışabileceğiniz bazı örgütsel çalışma alanlarından da isteğiniz sorulmadan, onayınız alınmadan ve haber verilmeden “atılmanız”, “sosyalist demokrasi” tartışmalarından da öte, emeğe saygı tanımını, yoldaşlık tanımını yeniden sorgulatır bir noktaya taşımaktadır. O ilişkiler dışında tutulunca, sesinizi duyuramayacağınız umuduyla, kurumlar dışında tutulma çabası, değersizleştirme yöntemiyle gerçekleştirilmeye çalışılır. Devrimci mücadeleye başladığım yıllarda, yönetici yoldaşlarımızın, “bu mücadelede sinekten yağ çıkarmasını bileceksiniz” direktifiyle büyümüş bir devrimci olarak, geldiğimiz noktada, yıllarını devrimci mücadeleye vermiş bir insanın böylesine dışlanmaya çalışılması; itelenmek ve ötelenmek istenmesi sanırım “sosyalizm ve insan”, “sosyalizm ve emek” gibi ilişkilerin yeniden tanımlanmasını da gündeme getirmektedir. Bir Yeniden Kuruluş çabası, özellikle “emek” bağlamında bu tanımlara öncelik vererek anlam kazandırmalıdır.

Ben, gücümün ve aklımın yettiğince sosyalizm mücadelesini yıllardır sürdürüyorum. Bu çabamı örgütlü ya da örgütsüz ama mutlaka sürdüreceğim ve sürdürmekteyim. Örgütlü çalışmayı her zaman savunmuş ve savunmakta olan bir mücadele anlayışına sahibim. Ama dünyada sosyalizmin böylesine ağır darbeler alıp itibar kaybetmeye başladığı bir dönemde, yılmadan usanmadan bir sosyalist devrim sorumluluğumuzu sürdürmeye çalışırken, öncelikle “sosyalizmin, itibarının yeniden kazanılarak, insanlık için yeniden umut haline gelmesine katkı sağlayacak” bir süreci eskisinden çok daha fazla bir çabayla üretmemiz gerektiğine inanıyorum.

Ve bundan öncesinde olduğu gibi, bundan sonrasında da elbette bu çabayı bütün gücümle sürdürmeye çalışacağım.

Görüş farklılığı yaşadığımız ağırlıklı politik tavırla ilgili konuların bazıları şöyle:

-Avrupa’da alan (göçmen ve azınlık) örgütlenmesi,

-HDK/HDP ve HDK-A,

-Parti fetişizmi,

-Faşizmin kurumsallaşması ve genel olarak faşizm,

-15 Temmuz Erdoğan Darbesi,

-Taksim Mitingi,

-Partiye hâkim olan teorik kaos,

-Sovyetler ve diğer reel sosyalist ülkelere yaklaşım,

-Nisan 2019 Yerel Seçimleri,

-Haziran İstanbul Seçimleri,

-Yayın politikası,

-Pandemi dönemi ve pratik faaliyetler,

-Sosyalist demokrasi gibi, politik yaklaşımlar üzerine ağırlıklı olarak görüş farklılıklarımız.

Saydığım başlıklar çokmuş gibi gelebilir, ama unutmamak gerekir ki sosyalistler sadece yerel alana ilişkin değil, dünyanın bütününde insana dair ve insanla ilgili her konuyla ilgilenirler. Sayılan sorunların çoğu zaten birbirine bağlı konulardır.

Pratiğimizde bu tür sorunlara ilgisizlik, genel olarak yayına ilgisizliği de beraberinde getirmiştir.

Bu yazımın son paragrafı olarak, ilk bölümdeki görüşümü tekrar etmek istiyorum: An ve mekâna, hele “ustalara” sığınarak sosyalist demokrasiden asla taviz verilemez, verilmemelidir. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Troçki, Mao, Enver Hoca ve daha nicesinin zamanlarından ve yaşadığı süreçlerden alınan örneklerle bu tür tartışmalar çözülemez. Üstelik sosyalist demokrasiye ilişkin tartışmalarda alıntılara başvurularak bu yöntemin kullanılması, günün “günahını” geçmişin komünistlerinin üzerine atma çabasından öte bir anlamı olamaz. Bu yöntem ve anlayış, eksikliği eleştirilen sosyalist demokrasinin daha da dibe çekilmesine, hatta giderek ortadan kaldırılmasına neden olur.

Her ülke, bölge ve coğrafyanın farklı koşulları mevcuttur ve biz tarihsel materyalizme, diyalektiğe ve toplumlar tarihine göre hareket eder, onlardan ders alıp, tecrübelerinden faydalanırız. Ama asla kalıp olarak, istediğimiz “zaman” ve istediğiniz “ustadan” bir alıntı taşıyıp, “sosyalist demokrasi budur” diyemeyiz.

Yazımın ikinci bölümünü burada sonlandırırken, yine aynı dileklerimi yineliyorum:

Hayatınızın her alanına “demokrasinin” hâkim olması umuduyla…


Hüseyin Şenol – 30.05.2020


Yazımın birinci bölümü için:
https://avrupademokrat.com/demokrasi-olmadan-asla-1-huseyin-senol/

Tags: , , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑