Yazarlar

Published on Mayıs 18th, 2020

0

“Demokrasi” olmadan asla (1) – Hüseyin Şenol

Sosyalist yeniden kuruluş, sosyalist demokrasi, SYKP ve yeniden hüsran mı?


Hafta başında, 11 Mayıs Pazartesi günü facebook sayfamdan da belirttiğim gibi; partiye de ilettiğim aşağıdaki notu düşmüştüm:

“SYKP’den ayrıldım.
Kuruluşundan beri içinde yer aldığım partim Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi SYKP’den dün itibarıyla istifa ettim.
Konu hakkında daha detaylı açıklamayı önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşacağım… (Açıklama, partiyi karalama değil, partinin durumunu eleştirmenin yanı sıra sosyalizme katkı içerikli olacak)”

Hayatımda ilk kez, aktivisti olduğum bir örgütün veya partinin “dışına” düştüm. Yani, bazen benim, bazen de örgütün atıl olduğu, çalış(a)maz olduğu dönemler yaşadım. Bu istifadan sonra, ilk kez ve bu sefer kendimin “gerçek anlamda” örgütsüz olduğumu da hissettim. “Keşke olmasaydı” dediğimiz dönemlerin de az olmamasına karşın, çeşitli alanlarda örgüt, hareket, parti, cephe, sendika, STK ve diğer örgütlenme biçimleri içinde sürekli bulundum ve pişmanlık da duymadım.

Seksenlerin sonlarına doğru yoğunlaşan Türkiye’deki ve Avrupa’daki birlik tartışmaları neticesinde kurulan sırasıyla birçok ortak legal oluşum, daha doğrusu parti yaratıldı. Bu oluşumlarda yer alan bileşenler, legal veya illegal oluşumlarını da korumaya devam ettiler. Kurtuluş Örgütü gibi.

Arnavut asıllı olduğumu söylemiştim. Bu dönemde daha da yükselen Kosova Halk Kurtuluş Mücadelesi içinde de yer almaya çalıştım. Almanya ve komşu ülkelerde çeşitli faaliyetim oldu. Bu mücadele alanında Arnavutlardan oluşan ve Arnavut olan örgütlenmelerde de yer aldım.

ÖDP’den ayrılan, daha doğrusu ayrılmak “zorunda” kalan Kurtuluşçular, SDP’yi oluşturdular ve daha sonra yine buradan da ayrılarak, benim de içinde yer aldığım “İşçilerin Sosyalist Partisi (Sosyalist Parti)”ye kadar geldik. Hemen ardından sonu Kurtuluş’u feshetmekle sonuçlanan “Sosyalist Yeniden Kuruluş görüşmeleri” başladı. Burada “başladı” fiilini “devam etti” olarak da ifade edebiliriz.

Önce moralimiz bozuldu; “Nasıl olur, yeni bir birlik için Kurtuluş’u feshetmek?” Bunu, tabii ki Sosyalist Parti içinde yer alanlar gerçekleştirdi ve “kendilerinin Kurtuluş Örgütü”nü feshettiler. SDP’de kalanlar ise, Kurtuluş olarak da devam ettiklerini açıkladılar. Bu her iki oluşum da HDP kurucu bileşenlerinden olarak tarihte yer aldı. (İleriki yazılarımda, HDP ve HDK örgütlenmelerine bu bağlamda değineceğim).

Ben kendim, bu durumu önceleri “zor” kabullendim ama, yapılması gereken, belki de çok daha önceleri yapılması gereken girişim nihayet yapılmıştı. Yani ister “birlikte” isterse tek başına olması sonuçları değiştirmeksizin, önde legal, arkada illegal örgütlenmeyle yürütülecek bir dönem değildi bu dönem. Belki de sorunların ana kaynaklarından da biriydi bu durum.

SYKP Kuruldu

Uzun süre yapılan tartışma ve nasıl bir parti değerlendirmelerinden sonra, ki bir ara “olamayacak” da dediğimiz ortamdan sonra, yeniden hızlandı görüşmeler ve Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) kuruldu. Resmi olarak da 23 Haziran 2013’te kuruluş tamamlanmıştı. Her şey, çok daha farklı olacaktı artık!. Arkamızda başka bir örgüt de yoktu artık. Kaynaşıp, demokratik sosyal bir cumhuriyet ile devrim ve sosyalizm yolunda yeni(den) bir yola çıkılmıştı.

Yeniden kuruluş fikriyatı bizi çok umutlandırmıştı.

Ama kısa sürede “geçmişimizden” bir türlü kurtulamadığımızı gördük. “Geleneklerimizden” sadece merkezi anlamda değil, yerellerde daha az olsa da, genel olarak çok farklı olmadı durumumuz. Avrupa için de durum farklı değildi.

Sorun, sadece örgüt veya gelenek kökenli de değildi. Daha kötüsü de vardı: Bölgeler de sorundu aslında. Bazı bölgelerde bileşenler arası örgütsel kaynaşma çok hızlı gerçekleşirken, bazı yerlerde ise maalesef başarılı olamadı. Gelenekler, yerellerdeki örgütlenmeleri örgütsel yapıya taşımadılar / taşıyamadılar.

Ben bu kaynaşma sorununun çözülebileceğine, zamanla daha az sorun yaşanacağına inancımı kaybetmedim ve kalanlar açısından bunun olabileceğini düşünüyorum. Ama gerçek tartışmalar başladığında zorlanmalar karşısında gelenekler içinde pusu kurmuş “merkeziyetçilik” alışkanlığı / yönetme rahatlığı kendini dayatınca tartışmaların nasıl bir yol alacağının örneklerini tarihten almak, beni zorlamaktadır. Çünkü merkeziyetçiliğe karşı sosyalist demokrasi anlayışı önemle korunmadığı takdirde, bugün üzerimde yaşanan sonuçlardan kurtulmak mümkün olmayacaktır. Zira biliyoruz ki, örgüt içi tartışmaların her tür koşulda en üretici yetenekle gerçekleştirilebilmesinin olmazsa olmaz koşulu, tutarlı kararlı bir sosyalist demokrasi anlayışı ve uygulamasıdır. Bu güvencenin olmadığı, iktidar egemenliği üzerine kurulmuş yapılarda ise yönetimde kayıtsız şartsız merkeziyetçiliğe dönüleceğinin çok sayıda örneğini tarihten ve günümüzden görmekteyiz.

Kendimden örnek verirsem, yaşamakta olduğumuz süreci maalesef çok sancılı ve problemli görüyorum.

Farklılığın dillendiril(e)mediği bir ortamda gelecek daima ve kesinlikle tehlikededir. Saptamaları doğru ya da yanlış olması tartışılmaksızın, tartışma özgürlüğünün olmadığı koşullar, eski toplumların geleneği olan iktidar biçimlerini hemen üretirler. Bu nedenle geleceğe yönelik hiçbir vaadimizde geleceği beklemeden bugünden itibaren başlamak, uygulamak, savunmak bir zorunluluktur.

Takip edenler, eski reel sosyalist ülkelere yaklaşımımı bilirler. Ara ara yazılarımda geniş yer verdim bu konuya. Çünkü bu sorunun, ağır bedeller ödenerek geçmişte kazanılan bütün kazanımların yıkılmasına neden olan anlayışın ve sıkıntıların, yaşamakta olduğumuz anın geleceğini de riske sokmakta olduğunu düşünüyorum.

Sosyalist demokrasi olmadan asla

An ve mekâna, hele “ustalara” sığınarak sosyalist demokrasiden asla taviz verilemez, verilmemelidir. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Troçki, Mao, Enver Hoca ve daha nicesinin zamanlarından ve yaşadığı süreçlerden alınan örneklerle bu tür tartışmalar çözülemez. Üstelik sosyalist demokrasiye ilişkin tartışmalarda alıntılara başvurularak bu yöntemin kullanılması, günün  “günahını” geçmişin komünistlerinin üzerine atma çabasından öte bir anlamı olamaz. Bu yöntem ve anlayış, eksikliği eleştirilen sosyalist demokrasinin daha da dibe çekilmesine, hatta giderek ortadan kaldırılmasına neden olur. Kaldı ki tarihimizde de örneği “12 Eylül Hizbi” diye tanımlanan ve sonucu örgütsel bölünmeye ulaşan süreç de, yerellerle merkezi yapı arasında ortaya çıkan, aynı sosyalist demokrasi uygulamaları ve tartışmalarının yanlış çözümlerle üzerine gidilmesinden kaynaklanmaktaydı.

Her ülke, bölge ve coğrafyanın farklı koşulları mevcuttur ve biz tarihsel materyalizme, diyalektiğe ve toplumlar tarihine göre hareket eder, onlardan ders alıp, tecrübelerinden faydalanırız. Ama asla kalıp olarak, istediğimiz “zaman” ve istediğiniz “ustadan” bir alıntı taşıyıp, “sosyalist demokrasi budur” diyemeyiz. Bizzat Marks’ın kendisi “Marksizmin bir dogma olmadığının altını ısrarla çizerken” ve “hareket ve değişimi” temel almış, somut koşulların somut tahliline dayanarak sorunları çözmeye yönelmiş bir ideolojiyle geleceğe yürürken, bilimsel sosyalizmin ışığıyla ama kendi adımlarımızı atarak, kendi yolumuzda ilerleyerek nihai hedefe ulaşmayı savunmak zorundayız. Alıntılarla zamanı durdurarak örneklemeler, her zaman olmasa da, çoğu zaman diyalektik anlayışın zıddı bir yaklaşımın ürünüdürler.

Tartışmaların çoğunda alıntıların büyük bir bölümü farklı düşüneni ezmek, değersizleştirmek, etkisizleştirmek gibi yıkmayı düşündüğümüz yönetme yöntemlerini andırmakta ya da doğrudan tekrarı olmaktadır. Niyetlerden bağımsız olarak gerçekleştirilen alıntılama yöntemi, tarihsel deneyimleri hatırlatarak geçmişi anlamak ve geleceği aydınlatıcı çözümler üretmek amaçlı olmalıdırlar. “Kutsallara dayanarak” muhalefeti bastırma refleksi ise, zayıf iktidarların dayandığı en klasik ve en eski yöntemdir ki yıkmak istediğimiz anlayış da bu olmalıdır.

Reel sosyalizmin yıkılışının temel nedeni ise bu noktadan ele almak gerekir.

SYKP’nin 7 yılı

Evet geçen yedi yılda SYKP’nin de “Yeniden Kuruluş Perspektifi”nde pek başarı sağlanamadı maalesef. Geldiğimiz noktada, bırakın reel sosyalizmi eleştirmeyi, eleştirenlerin sosyalizm düşmanlığı ile eleştirildiği, eleştiriden de öte, suçlandığı bir linç ortamı oluşturuldu.

Hani “yeniden” ve “farklı” kuracaktık yeni örgütsel yapımızı?

Yazımın diğer bölümlerinde, hem bu birinci yazımda söylediklerimi biraz da açacak, hem de daha somut örnekler vereceğim. Ki aslında bunları Kuruluş Sözleşmemiz olan  tüzük ve programımızda açık olarak belirtmiştik.

Amacım kesinlikle SYKP’yi kötülemek ve zor duruma sokmak değil. Elbette bugün uzaklaşmış olmama rağmen SYKP’yi hâlâ kendime en yakın sosyalist yapılanma olarak görmekteyim. Ama daha ilk duyurumdan başlayarak ortaya çıkan tepkiler sorunun temelde ne olduğunu açıkça sergilemiştir.

Sadece ben değil, Almanya’da bazı yoldaşlar da “bu gidişata dur” demek için uzun mücadele verdikten sonra, maalesef istifa ettiler. Diğer ülkelerde de rahatsızlık çok sayıda yoldaşta da var. Elbette istifaları istememekteyim ama bunun bedeli sessiz kalmaya mahkumiyet olmamalıdır. Her ortamda sosyalist demokrasinin işlerliği için mücadele edilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Tek başına ve sadece tüzük de bir anlama sahip değildir. Tüzük ve programlar en fazla da tepeden başlayarak, örgüt yapısının ruhuna bütünüyle işlemediği takdirde, yazılı belgelerin değeri sadece gerektiğinde kullanılabilecek iktidar araçları olarak kalırlar. Sosyalist demokrasi ilkesi ise, devrim kazanımlarını yok edebilecek tersi yönelişleri düşünsel altyapısıyla birlikte ortadan kaldırabilecek tek dayanağımızdır.

Ama sadece SYKP’de değil, sosyalist demokrasinin, hele hele sıradan demokrasinin uygulanmadığı hiçbir parti ya da oluşumun gelecekte de yaşam şansı olmayacaktır.

“Sosyalist demokrasi olmadan asla! ” diyerek yazılarıma devam edeceğim.

Kimi yoldaşların kızdığını ve kızacağını biliyorum, ama bunları konuşmadan onlarca yıl daha hep başa sararak, “yeniden”  dememek için, bu sorunun mutlaka çözülmesi gerekiyor.

Önümüzdeki yazımda, farklı düşünmeye başladığınızda, genel parti ortamında ve organlarda nasıl bir tavra maruz kalındığını, Merkez Yürütme Kurulu (MYK)’dan Avrupa Koordinasyonu’na ve yayın organlarınıza kadar nasıl açık ve “gizli” sansüre uğradığınızı; günümüz sistemlerinin muhalefeti yok etmeye yönelik tipik ve klasik araçları olan değersizleştirme ve itibarsızlaştırma girişimlerinin işletildiğini, çeşitli teorik ve pratik yaklaşımlarla örnekleyeceğim.

“SYKP programında reel sosyalizm eleştirisinin temel çerçevesi şudur:

  • Kapitalist modernleşme’den devralınan ‘sosyalist’ kalkınma ölçütleri, üretim teknikleri.
  • Doğaya egemen olma zihniyeti.
  • ‘İşçi denetimi’nin ‘planlama’dan ve üretimden dışlanması.
  • ‘Zorla kolektifleştirme’.
  • Proletarya diktatörlüğünün ‘tek parti diktatörlüğü’ne bozunması.
  • ‘Sosyalist demokrasi’ ve siyasal çoğulculuğun reddi.
  • İnanç, ifade, eleştiri ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen kısıtlar.
  • Akademik ve sanatsal özgürlüğün sınırlandırılması.
  • Enternasyonalizmin devlet çıkarlarına ve uluslararası komünist hareketin ‘sosyalist anavatan’ın savunulması görevine tabi kılınması.
  • Yerel özgünlükleri yok sayan ‘model’ dayatmaları.
  • Kadınlar ve farklı cinsel yönelim sahipleri üzerinde patriyarkal egemenliğin sürdürülmesi.
  • Etnik ve bölgesel farkların asimilasyonu.”

(“Sosyalist Yeniden Kuruluş Kavramı“ başlıklı yazıdan.  http://www.sykp.org.tr/2016/04/17/sosyalist-yeniden-kurulus-kavrami/)

“Demokratik hak ve özgürlüklerin” yılmaz savunucuları sosyalistlerin, bunu kendi içlerinde de uygulama becerisini gerçekleştirme istemini çok görmeleri son bulmalıdır. Yoksa, yıkımla gerçekleşen bir “tekrar” örneğiyle bir kez daha, bin kez daha karşı karşıya kalacağız.

Kaçınılmaz sonlarını kendileri hazırlayan reel sosyalizm yıkıldı. Bireyler de bundan ders çıkarıp, içindeki reel sosyalistliği yıkmalıdırlar.

Hayatınızın her alanına “demokrasinin” hâkim olması umuduyla…  


Hüseyin Şenol – 18.05.2020


Yazının ikinci bölümü için tıklayın:
https://avrupademokrat.com/demokrasi-olmadan-asla-2-huseyin-senol/

Tags: , , , ,


About the Author



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑